JEOPOLİTİK GÜÇ VE JEOPOLİTİK KIRILGANLIK İKİLEMİNDE TÜRKİYE

-ANKARA-
Bir ülkenin gücü nasıl ölçülür? Silahlı kuvvetlerinin ya da ülke ordusunun büyüklüğüyle mi ölçülür? Ülkelerin gücü, savunma sanayisinin kapasitesiyle mi ölçülmelidir? Bir başka bakış açısıyla ülkelerin gücü, ekonomisinin büyüklüğüyle mi ölçülmelidir? Ülke güçlerini coğrafi ve stratejik konumlarıyla mı ölçmelidir? Bütün bunların ötesinde, ülkelerin güçleri, karşı karşıya kaldığı krizleri yönetebilme ve dışarıdan gelen şokları içeride büyük bir yıkıma dönüştürmeden ortadan kaldırma kapasitesiyle mi ölçmek gerekir?
İspanya merkezli “BBVA Research” kuruluşunun 15 Haziran 2026 tarihinde yayımladığı “Assessing Structural Geopolitical Risk” (SGR) başlıklı çalışma, yukarıdaki sorulara farklı bir zeminde yanıt bulmaya çalışıyor. Söz konusu çalışma, ülkelerin yalnızca bugün yaşadığı jeopolitik krizleri değil, gelecekteki krizlere zemin hazırlayan yapısal koşulları ölçmeye çalışıyor. Bu çalışmada Türkiye açısından ortaya çıkan tablo, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durum yaratıyor.
“Assessing Structural Geopolitical Risk” başlıklı çalışması göz önüne alındığında gördüğüm, yalnızca Türkiye’nin çevresinde ne olduğu değildir. Bu noktada asıl soru şudur: Türkiye, çevresinde meydana gelenleri ne kadar yönetebilecek bir devlet kapasitesine sahiptir?
Jeopolitik riskler artık yalnızca savaş olarak görülmemektedir. BBVA’nın geliştirdiği “Structural Geopolitical Risk” göstergesi, jeopolitik riski iki ana boyutta ele alıyor: İç yapısal jeopolitik riskler ve dış yapısal jeopolitik riskler. İç yapısal jeopolitik riskler olarak siyasal, kurumsal ve askeri kırılganlıklar ele alınırken dış yapısal riskler olarak ülkenin diğer ülkelerle coğrafi yakınlığı, askeri ilişkileri ve ideolojik / siyasal uzaklığı dikkate alınıyor.
Bugüne kadar kullanılan geleneksel jeopolitik anlayış, ülkelerin durumunu ve risklerini incelerken çoğunlukla ülke haritasına bakardı. BBVA SGR raporları ise haritanın yanına kurumları, siyaseti ve ekonomiyi koyuyor ve bu alanda bir devrim yaratıyor. Böylece, ülkelerin yapısal risk raporları ortaya konurken çok önemli sonuçlar ortaya çıkıyor ve BBVA SGR raporlarına göre, ülkelerin jeopolitik kaderini yalnızca coğrafyası değil, kurumlarının niteliği de belirliyor. Bu nedenle, dünyanın en tehlikeli coğrafyasında bulunan iki ülkeden birisi güçlü kurumları sayesinde krizleri yönetebilirken diğeri aynı krizlerden ağır biçimde etkilenebilmektedir. Bu durum da göstermektedir ki coğrafya kader olabilir; ancak ülkelerin kurumsal kapasitesi, bu kaderin nasıl yaşanacağını belirlemektedir.
BBVA RAPORUNDA TÜRKİYE’NİN DURUMU NEDEN RAHATSIZ EDİCİ GÖRÜNÜYOR?
BBVA’nın 2021-2025 dönemi ortalamalarına göre Türkiye, iç politik risk açısından 164 ülke arasında dokuzuncu sırada bulunuyor. Elbette bu sıralama, Türkiye’nin başka ülkelerle aynı siyasal rejime sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Böyle bir sonuç çıkarmak, metodolojik olarak da yanlış olurdu. Ne var ki, BBVA raporunda Türkiye açısından mevcut göstergenin verdiği mesaj oldukça açıktır: Türkiye’nin kendi iç siyasal ve kurumsal yapısından kaynaklanan kırılganlıkları, uluslararası ölçekte yüksek bir seviyeye ulaşmış durumdadır.
Türkiye’nin iç politik risk göstergesinde özellikle siyasal kutuplaşma dikkat çekiyor. Burada en önemli ve üzerinde durulması gereken nokta şudur: Bir ülkenin dışarıdan tehdit altında olması başka bir konudur. Türkiye açısından ikinci ihtimal çok daha önemlidir. Çünkü dış tehditleri ortadan kaldırmak, her zaman mümkün değildir. Fakat dış tehditlerin içeride yaratacağı hasarı azaltmak ise mümkündür. Bunun yolu da kurumsal dayanıklılıktan geçer. Bu noktada Türkiye’nin paradoksu, güçlü ama kırılgan olmasından kaynaklanır. Türkiye’nin en büyük avantajı ile en büyük kırılganlığı da aynı kaynaktan beslenmektedir: Kritik coğrafya.
Türkiye, Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında kritik bir ülkedir. Karadeniz ile Akdeniz arasında sıkışmış; Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu arasında kalmış; Rusya ile Batı arasında ikilemi yaşayan ve İran ile Avrupa arasında tercih yapmaya zorlanan bir ülke olarak Türkiye’nin jeopolitik önemi tartışılmazdır. Bu noktada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor: “Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını artıran coğrafya, aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik riskini de artırıyor.” Karadeniz’deki savaş Türkiye’yi rahatsız ederken Suriye’deki istikrarsızlık da Türkiye’yi ilgilendiriyor, Irak’taki ve İran’daki gelişmeler de Türkiye’yi etkiliyor. Bunlara ek olarak, Doğu Akdeniz’deki rekabet de Türkiye için riskler yaratıyor. Ayrıca, Kafkasya’daki gelişmeler ile Avrupa’nın güvenlik mimarisindeki değişimler de Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. ABD–Rusya rekabeti ve Çin’in yükselişi, Türkiye’nin ekonomik ve stratejik hesaplarını etkiliyor. Dolayısıyla Türkiye için sorun, yalnızca jeopolitik riskin ortadan kaldırılması değildir. Bu kısa vadede mümkün de değildir. Bu noktada sorun, “jeopolitik risklerin yönetilebilir duruma getirilmesidir”. Bir başka anlatımla, asıl sorun, yalnızca silahlı kuvvetlerin gücü değil, devletin dayanıklılığıdır.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisinde elde ettiği başarılar elbette çok önemlidir. Askeri kapasite, bağımsız dış politika için önemli bir unsur olmaya devam ediyor. Ancak 21inci yüzyıl jeopolitiği, bize başka bir gerçek de göstermektedir: Savaşlar artık yalnızca savaş meydanlarında yapılmıyor. Finans piyasaları bir savaş alanı olarak devletlerin ilgi alanına girmek zorundadır. Enerji üretimi ve dağıtımı da bir savaş alanı olurken ticaret ve teknoloji de savaş alanları içine girmiş durumdadır. Bunlara ek olarak bilgi ve dezenformasyon ile siber alan, hatta toplumsal psikoloji bile jeopolitik rekabetin parçası olarak bir savaş akanı haline gelmiştir. Bu nedenle bir devletin dayanıklılığı, yalnızca ordusunun ya da silahlı kuvvetlerinin gücüyle ölçülemez. Buna ek olarak ekonomisinin dayanıklılığı, kurumlarının güvenilirliği, hukuk sisteminin öngörülebilirliği, toplumun devlete duyduğu güven ve siyasal sistemin kriz dönemlerinde karar alabilme kapasitesi de ulusal gücün parçalarıdır.
Bu çerçevede BBVA’nın çalışması önemli bir teorik kapıyı aralamaktadır. Çünkü söz konusu BBVA çalışması, yapısal jeopolitik riskin yüksek olduğu ülkelerde gelecekteki çatışma ve jeopolitik risk olasılığının yükseldiğini; ayrıca ticaret, yatırım ve finansal istikrar üzerinde olumsuz sonuçlar bulunduğunu göstermektedir. Önemli bir nokta, jeopolitik risklerin yalnızca güvenlik sorunu olmadığıdır. Jeopolitik riskler, aynı zamanda bir ülkenin kalkınma sorunudur.
TÜRKİYE’NİN GÖRÜNMEYEN JEOPOLİTİK FATURASI
Türkiye’de jeopolitik risk çoğu zaman askeri kavramlarla tartışılmıştır. Oysa jeopolitik risklerin ekonomik faturası da vardır. Jeopolitik risklerin yüksek olduğu durumlarda yatırımcılar daha yüksek getiri talep etmektedir. Bu durumlarda finansman maliyetleri yükselir, sermaye hareketleri daha kırılgan hale gelir, ticaret yollarındaki belirsizlik artar, enerji maliyetleri yükselebilir ve dışardan gelen yabancı yatırım kararları ertelenebilir. Bütün bunlar, ekonomideki büyüme potansiyelini aşağı çekebilir.
BBVA’nın çalışmasının önemli sonuçlarından birisi de yüksek yapısal jeopolitik riskin daha zayıf ticaret ve yatırım, daha yüksek finansal kırılganlık ve gerçekleşen jeopolitik kırılganlıkların ekonomik etkinlikler üzerindeki güçlü etkileriyle ilişkili olduğunu göstermesidir. Bu durum, Türkiye için özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin ekonomik modeli; dış ticaret, enerji ithalatı, dış finansman ve uluslararası sermaye hareketleriyle yakından ilgilidir. Bu nedenle, Türkiye’nin jeopolitik güvenliği ile ekonomik güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez.
KUTUPLAŞMA ARTIK YALNIZCA DEMOKRASİ SORUNU DEĞİLDİR
Türkiye açısından rapordan çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan birisi, siyasal kutuplaşmadır. Son yıllarda siyasi kutuplaşma demokratik siyasetin en önemli sorunlarından birisi olarak görülmektedir. Toplumsal güvenin ortadan kalkması ile güven ve işbirliği kültürünün zayıflaması açısından eleştirilen siyasi kutuplaşmanın çok daha önemli bir tehlike taşıdığı görülmeye başlanmıştır: Devletin kriz yönetme kapasitesini zayıflatması.
Toplumun değişik kesimleri birbirini yalnızca siyasi rakip değil, varoluşsal tehdit olarak görmeye başladığında ortak akıl üretmek olanaksız hale gelmektedir. Kriz zamanlarında gerekli olan toplumsal dayanışma zayıfladığında devlet kurumlarına duyulan güven azalmakta, her siyasi ve idari karar politik kimlik üzerinden üretilmeye başlamakta, böylece de dışarıdan gelen bir kriz, içeride siyasi bir çatışmaya dönüşme riski taşımaktadır. Jeopolitik kırılganlık bu süreçte ortaya çıkmaktadır. Bir ülke dışarıdan gelen tehditler ile mücadele etmeye çalışırken kendi içinde de mücadele etmek zorunda kalınca iki cephede birden savaşmaya başlamaktadır. Bu durum, ülkenin sorun çözme yeteneğini azaltmaktadır. Bu nedenle, toplumsal uzlaşma yalnızca demokrasi için değil, ulusal güvenlik için de stratejik bir değerdir. Güçlü devlet ile dayanıklı devlet aynı şey değildir. Türkiye’de devlet kavramı çoğu zaman “güç” üzerinden tartışılır. Ne var ki bu iki farklı kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Konuyu biraz açmakta yarar vardır.
GÜÇLÜ DEVLET VE DAYANIKLI DEVLET
Güçlü devlet emir verebilirken dayanıklı devlet krizleri yönetebilir. Bu krizler siyasi, ekonomik, sosyal ve diğer tür krizler olabilir. Güçlü devlet zor kullanabilir; ancak dayanıklı devlet, toplumsal rıza üretir. Güçlü devlet askeri kapasiteye sahip olabilir; ancak dayanıklı devletler ekonomik, hukuki, siyasal ve toplumsal kapasitesini aynı anda kullanabilirler. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu devlet, yalnızca güçlü devlet değildir. Türkiye’nin gerçek ihtiyacı, güçlü ve dayanıklı devlettir. Güçlü ve dayanıklı devlet inşası, ancak kurumların güçlendirilmesiyle mümkündür.
DEMOKRASİ NEDEN JEOPOLİTİK BİR GÜÇTÜR?
Burada çok önemli bir yanlış anlayışı düzeltmem gerekiyor. Demokrasi yalnızca seçim sandığında oy kullanmak değildir. Aynı biçimde, hukuk devleti de yalnızca mahkemelerin varlığı ile yaratılamaz. Kurumsal kalite de yalnızca bürokratik örgütlenme değildir. Bunların tamamı aynı zamanda stratejik kapasite üretecektir. Çünkü yatırımcı istikrar ister, vatandaş devletine güvenmek ister, sistemdeki kurumlar ise birbirini denetler. Yanlış kararların düzeltilmesi böylece mümkün olur. Bu biçimde iktidar değişiklikleri sistem krizine dönüşmez. Toplum farklılıklarıyla birlikte yaşayabilir. Çok daha önemlisi:ç ise devlet, liderlerden daha güçlü bir hale gelir. İşte uzun vadeli jeopolitik güç burada başlar. Bir ülkenin dış politikası, yalnızca liderinin becerisine bağlıysa o ülkenin stratejik kapasitesi kişiselleşmiş demektir. Fakat kurumlar güçlü ise dış politika devlet kapasitesine dönüşecektir. Bu nedenle demokratik kurumların güçlendirilmesi, Türkiye’nin yalnızca iç siyasal problemi değil, Jeopolitik güç projesidir.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ ÜÇ YOL
BBVA’nın yapısal risk yaklaşımından hareketle, Türkiye’nin önünde üç farklı stratejik yol bulunduğunu söyleyebiliriz: “Kırılgan güç”, “dengeli güç”, “dayanıklı jeopolitik güç”.
“Kırılgan güç” varsa askeri kapasite artar, savunma sanayisi güçlenir; ancak siyasal kutuplaşma devam edebilir ve hukuk devleti zayıflayarak ekonomik kırılganlık sürer. Bu modelde Türkiye güçlü görünür, ancak dış şoklara karşı kırılganlığı devam eder. “Dengeli güç”ün varlığında Türkiye, farklı güç merkezleriyle ilişkilerini dengeler ve bu durum, önemli bir stratejik kapasite sağlar. Ancak iç kurumsal sorunlar çözülmezse dış politika başarısı içerideki kırılganlığı tamamen telafi edemez. “Dayanıklı jeopolitik güç” sahibi olan bir Türkiye, askeri kapasitesini korurken hukuk devletini güçlendirir, siyasal kutuplaşmayı azaltır, kurumların bağımsızlığını ve öngörülebilirliğini artırır, ekonomik istikrarı güçlendirir, toplumsal güveni yeniden inşa eder ve çok yönlü dış politika kapasitesini koruyabilir. Bu üçüncü model, Türkiye’yi yalnızca güçlü değil, dayanıklı hale de getirir. Türkiye için temel hedef bu olmalıdır.
TÜRKİYE’NİN YENİ STRATEJİK HEDEFİ
Yeni yüzyılda devletlerin gücünü yalnızca sahip oldukları silahlar belirlemeyecek. Bir ülkenin gerçek gücü, kriz karşısında ne kadar hızlı toparlanabildiği ile ölçülecek. Bu nedenle, yeni bir ulusal güç tanımına ihtiyacımız vardır: “Jeopolitik güç = Askeri kapasite + Ekonomik kapasite + Kurumsal kapasite + Toplumsal dayanıklılık + Diplomatik kapasite”… Bunlardan birisi yoksa diğerlerinin gücü de azalacaktır. Ekonomi zayıflarsa askeri kapasitenin sürdürülebilirliği zorlaşır. Kurumlar zayıflarsa ekonomik güven azalır. Toplumsal güven zayıflarsa kriz yönetimi zorlaşır. Diplomasi zayıflarsa askeri kapasitenin maliyeti yükselir. Dolayısıyla devlet kapasitesi bir bütün olarak görülmelidir.
SONUÇ
Türkiye güçlü olmak zorunda, ama yalnızca güçlü görünmek yetmez. BBVA Research’in Haziran 2026 tarihli çalışmasının Türkiye açısından en önemli mesajını tek bir cümlede özetlemek mümkündür: “Türkiye’nin jeopolitik kırılganlığı yalnızca bulunduğu coğrafyanın sonucu değildir; iç siyasal ve kurumsal yapısının bu coğrafi risklerle nasıl birleştiğinin de sonucudur.”
Türkiye’nin coğrafyasını değiştiremeyiz. Karadeniz’i, Kafkasya’yı, Orta Doğu’yu, Doğu Akdeniz’i veya Avrupa’yı değiştiremeyiz. Ancak… Türkiye’nin kurumsal kapasitesini değiştirebiliriz. Siyasal kutuplaşmayı azaltabiliriz. Hukuk devletini güçlendirebiliriz. Ekonomiyi daha dayanıklı hale getirebiliriz. Kamu kurumlarını kişilere değil kurallara bağlayabiliriz. Toplumsal güveni yeniden inşa edebiliriz. Bütün bunlar, yalnızca demokratikleşme hedefleri değildir. Bunlar, aynı zamanda jeopolitik güç stratejisidir. Çünkü geleceğin dünyasında en güçlü devlet, en fazla silaha sahip devlet olmayabilir. En güçlü devlet; krizleri önleyebilen ve yönetebilen, dış kaynaklı krizler ve şokları içeride büyütmeyen, kamu ve özel kurumlarına güvenilen ve toplumunu parçalanmadan ayakta tutabilen devlettir. Türkiye’nin önündeki gerçek stratejik hedef, “daha güçlü bir Türkiye” söyleminden biraz daha ileridedir. Türkiye’nin ihtiyacı, daha dayanıklı bir Türkiye’dir. 21’inci yüzyılın Türkiye’si için en doğru jeopolitik hedef şu olmalıdır: “Coğrafyanın verdiği gücü, kurumların verdiği dayanıklılıkla birleştirmek.”
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
- Jiménez, M., Sarasa-Flores, D. & Ugarte-Ruiz, A. (2026). Assessing Structural Geopolitical Risk. BBVA Research, Working Paper No. 26/08, 15 June 2026. (BBVA Research)
- BBVA Research (2026). Global | Assessing Structural Geopolitical Risk. 15 June 2026. (BBVA Research)
- BBVA Research. Geostrategy – Political and Global Analysis. Yapısal jeopolitik risk ve jeostrateji çalışmaları. (BBVA Research)
- BBVA Research (2026). Country Risk – Economic Stability. Ülke riski ve yapısal jeopolitik risk çalışmaları. (BBVA Research)
- BBVA Research (2024). BBVA Research Big Data Geopolitics Monitor. Jeopolitik risklerin ülke ve bölge bazındaki gelişimini izleyen çalışmalar. (BBVA Research)
- Balli, F., Balli, H. O., Hasan, M. & Gregory-Allen, R. (2022). “Geopolitical risk spillovers and its determinants.” The Annals of Regional Science, 68(2), 463–500. (IDEAS/RePEc) ne söylemek istiyor.
|


Eline sağlık sevgili Birol, kolay gelsin…